Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul saldırıları, eğitimde güvenlik ve şiddet tartışmalarını gündeme taşıdı. Peki bu travmalar çocukların dünyaya bakışını nasıl etkiliyor? Şiddetin arkasında hangi dinamikler var? Nazilli’de Uyum Danışmanlık Merkezinde hizmet veren psikolog ve aile danışmanı Simge Gölcük, saldırıların psikolojik arka planını ve baş etme yollarını değerlendirdi.

‘ÇOCUKLAR DOĞUŞTAN ŞİDDETE EĞİLİMLİ DEĞİLDİR’
Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırısı, yalnızca bir güvenlik sorunu değil; aynı zamanda bir çocuğun, çevresiyle kuramadığı ilişkinin trajik bir sonucu olduğunu açıklayan psikolog ve aile danışmanı Gölcük'den önemli açıklamalar Gölcük,” Bu nedenle meseleyi sadece “nasıl oldu?” değil, “nasıl bu noktaya gelindi?” sorusu üzerinden ele almak gerekir. Bu tür olaylar çoğu zaman ani ve açıklanamaz gibi görünür. Oysa psikolojik açıdan bakıldığında, bu bir anın değil, bir sürecin sonucudur. Görülmeyen, fark edilmeyen ve çoğu zaman konuşulmayan bir sürecin.Çocuklar doğuştan şiddet eğilimli değildir. Sosyal izolasyon, duygusal ihmal, anlaşılmama duygusu ve regülasyon becerilerinin zayıflığı bu sürecin önemli parçalarıdır. Bazı çocuklar öfkeli görünür. Ancak bu öfkenin altında çoğu zaman derin bir utanç ve değersizlik duygusu vardır. “Ben değersizim” hissi, zamanla “O zaman başkalarına zarar verebilirim” gibi çarpık bir anlamlandırmaya dönüşebilir.Aşırı içe kapanma, ani davranış değişimleri, empati zorlukları, yoğun öfke ya da “kimse beni anlamıyor” hissi… Bunlar tek başına bir felaketin habercisi değildir. Ancak birlikte ve süreklilik gösterdiğinde, dikkatle ele alınması gereken işaretlerdir” şeklinde konuştu.


‘EBEVEYNLERE DÜŞEN GÖREVLER’

Bir çocuğun bu noktaya gelmesi tek bir hatanın sonucu olmadığını ancak ebeveynlerin kurduğu ilişki, çocuğun duygusal dünyasını şekillendiren en güçlü etkenler arasında olduğunun altını çizen Gölcük,”Bu süreç, her şeyden önce güvenli bir bağ ile başlar. Çocuk, duygularını ifade ettiğinde yargılanmayacağını biliyorsa, öfkesini davranışa dökmeden önce paylaşmayı öğrenir. Bu, onun iç dünyasında bir denge oluşturur.Teknoloji kullanımı da bu ilişkinin bir parçasıdır. Burada amaç kontrol etmekten çok, eşlik etmektir. Çocuğun ne izlediğini bilmek, onunla bu içerikler hakkında konuşmak ve birlikte anlamlandırmak; onu yalnızlıktan korur.
Kontrolsüz, sınırsız ve yalnız başına maruz kalınan dijital içerikler; özellikle şiddetin normalleştiği ortamlarda, çocuğun gerçeklik algısını etkileyebilir. Empatiyi zayıflatabilir, duyarsızlaşmaya yol açabilir ve yoğun duygular için bir boşaltım alanı haline gelebilir.Ancak burada kritik bir ayrım vardır:Aynı içerik, duygusal olarak desteklenen ve rehberlik edilen bir çocukta farklı; yalnız, ihmal edilmiş ya da iç dünyasında zorlanan bir çocukta çok daha farklı etkiler yaratır.Aynı şekilde çocukların ve ergenlerin yaşamında yalnızca akademik başarı değil, sosyal ilişkiler ve fiziksel aktivite de oldukça önemlidir. Çocuğun gerçek hayatla bağını güçlendirmek, arkadaşlıklar edinmesini sağlamak, üretken uğraşlar aidiyet duygusunu destekler ve içe kapanmayı azaltır.
Ev içindeki ilişkiler de en az bunlar kadar belirleyicidir. Çocuklar söyleneni değil, yaşananı öğrenir. Ebeveynin kendi duygularını nasıl yönettiği, çatışmaları nasıl çözdüğü, çocuğun da kendi duygularını nasıl düzenleyeceğini belirler. Aile içi yoğun çatışma yaşanan durumlarda profesyonel destek almak ihmal edilmemelidir.Sınırlar koymak bu sürecin önemli bir parçasıdır. Ancak sınır, cezalandırmak için değil; düzenlemek içindir. Amaç çocuğu kontrol etmek değil, zamanla kendi kendini kontrol edebilen bir birey haline gelmesini sağlamaktır. Kurallar açık ve anlaşılır olmalıdır, zaman içinde değişkenlik göstermemelidir. Ergenlik döneminde, mümkün olduğunca çocuğun da sürece kısmen dahil edilmesi (örneğin telefon kullanım saatleri gibi konularda birlikte karar alınması) uyumu artırır.Kurallar belirlendikten sonra itirazların olması doğaldır. Bu noktada uzun tartışmalar yerine sakin, net ve tutarlı bir şekilde sınırın hatırlatılması daha işlevseldir. Verilmesi gereken temel mesaj, “Bu sınır senin güvenliğin için var” olmalıdır.Riskli olabilecek arkadaşlık ilişkileri doğrudan yasaklanmak yerine önce anlaşılmaya çalışılmalıdır. Keskin yasaklar çoğu zaman gizlemeyi ve iletişim kopukluğunu artırır. Anlamaya dayalı bir yaklaşımın ardından sınır koymak daha sağlıklı sonuçlar verir. Hayal kırıklığı, reddedilme ve başarısızlık gibi zorlayıcı duygular yaşamın doğal parçalarıdır. Amaç çocukları bu duygulardan korumak değil, bu duygularla baş etmeyi öğrenmelerini sağlamaktır. Empati, vicdan ve merhamet ise bu ilişkinin içinde gelişir. Kendi duyguları anlaşılan bir çocuk, başkalarının duygularını da fark etmeye başlar. Bu da şiddetin önünde doğal bir engel oluşturur. Çocukların duygusal ve vicdani gelişimlerini desteklemek oldukça önemlidir” diye konuştu.

‘ŞİDDET ÇOĞU ZAMAN BİR ANDA ORTAYA ÇIKMAZ’
Çocukların duyarlı bir birey olmaları için; doğayı kirletmemek, bir hayvana bakım vermek, ihtiyaç sahiplerine yardım etmek ya da sosyal sorumluluk etkinliklerine katılmak gibi alanlar gelişimlerini destekleyeceğini belirten Gölcük,”Şiddeti yalnızca bireysel bir mesele olarak ele almak eksik kalır. Çocuklar içinde büyüdükleri kültürden de etkilenir. Özellikle erkek çocuklara verilen “güçlü ol”, “ezilme”, “karşılık ver” gibi mesajlar; duyguların ifade edilmesini değil, bastırılmasını teşvik edebilir. İfade edilemeyen duygular ise çoğu zaman öfke olarak ortaya çıkar. Dizi/film veya dijital içeriklerde mafyatik, sert ve şiddetle güç kazanan karakterlerin yüceltilmesi; güç ile şiddet arasında bir bağ kurulmasına neden olabilir. Özellikle kimlik gelişimi sürecindeki çocuklar ve ergenler için bu karakterler, farkında olmadan birer “model” haline gelebilir. Elbette bu içeriklere maruz kalan her çocuk şiddete yönelmez. Ancak duygusal olarak zorlanan, kendini değersiz ya da dışlanmış hisseden bir çocuk için bu tür figürler, bir “güç kazanma yolu” gibi anlamlandırılabilir. Bu nedenle izledikleri ve etkilendikleri içeriklerin yaşlarına uygun seçilmesi ve maruz kalındığında ise bunun hakkında konuşmak, “Bu sana ne hissettirdi?” gibi sorularla duygusal farkındalıklarını artırmak oldukça önemlidir. Duyguların konuşulabildiği, zayıflığın kabul edilebildiği bir kültürel dönüşüm de en az bireysel müdahaleler kadar önemlidir. Okullarda psikolojik destek sistemlerinin güçlendirilmesi, öğretmenlerin bu tür erken uyarı işaretlerini tanıyabilmesi ve çocukların yalnız bırakılmadığı bir ortamın oluşturulması da önleyici açıdan kritik öneme sahiptir. Bu tür olaylar, yalnızca yaşanan acıyı değil; o acıya giden yolu da görmemizi gerektirir. Çünkü şiddet, çoğu zaman bir anda ortaya çıkmaz; zaman içinde biriken ve yeterince ele alınmayan süreçlerin sonucudur.Bu nedenle sorumluluğumuz, hızlı ve basit cevaplara sığınmak değil; daha derin, daha dikkatli ve daha kapsayıcı bir anlayış geliştirmektir. Çocukları yalnızca risklerden uzak tutmak değil, duygularını tanıyabilen, ifade edebilen ve zorlanmalarla baş edebilen bireyler olarak yetiştirmek; benzer acıların tekrarını önlemenin en güçlü yollarındandır” dedi.